Pages

13 Eylül 2012 Perşembe

♣ bütün bir yaz;

pera güzel sanatlar akademisi yıl sonu oyunu
-KÖRLER-

kalamış marina -GUARANA- keyfi
hayal kahvesi -ERDEM AKAKCE's band-

genel seul gezmeleri

genel seul yemeleri

one love

ayasofya hürrem sultan hamamı

morning jazz sessions -moe joe

pera güzel sanatlar akademisi,yıl sonu gösterileri
 -AKDENİZ-

cunda; şarap içmeleri

cunda; meze doymaları
cunda ADALİ PANSİYON yatıları

cunda değirmen görmeleri


cunda LOR TATLISI bayılmaları

ve daha fazlası ile geldiiiiiii ve geçtiiiiiii!

17 Temmuz 2012 Salı

♣ her derde deva

delhi ile mumbai diye diye ömrüm çürüdü bir göndermediler. tabiysideğğğ hint milletinin kara kaşı kara gözüne ve bol mide kaldıran kokusuna hayran olduğumdan değil arkadaş; işim gücüm var. o işlerden biri de kailas jeevan.  kendisi her derde deva bir pomad olmasıyla gönüllerimize taht kurmuş bir alamet-i farika. faydalarını  say say bitiremem diye düşünüyordum ve sonunda aldım kullanma kılavuzunu çevirdim. sırf sen oku da bil gör diye valla bak. k.k. diyor ki; basur, fistül, kızarıklık, güneş yanığı, sistit, böcek ısırması, kaynayan sıvılarca yanma, soğuk ısırması, dişeti iltihabı, idrar yollarında iltihaplanma, açık yaralarda iltihaplanma, öksürük, kabızlık, ishal, sivilce tedavisi, cilt pütürlenmesi, bağırsak kurdu, alerjik ateş, pişik, göz iltihabı, göz kızarması, kesik ve düzensiz yaralanmalar da kullanılabilirmiş bu ayurvedik deva.

harici uygulandığı gibi dahili olarak da kullanabiliyorsunuz. büyüklerde bir çay kaşığı, 4-12 yaş çocuklarda çay kaşığının yarısına şeker ya da sakızla tadı seyreltilerek yiyebilir, pamuk ile uygulayabilir, kendi uzun aparatı -kiş sanırım basur da kullanılıyor bu, kulak burun gibi delikler için de uygun olabilir-nın yanı sıra bel ve göğsünüze bandaj yaparak öksürüğünüzü rahatlatabilirsiniz.

ben öyle haybeden; herkes alıyor madem, alayım da evde 1 tane bulunsun diye almıştım.45 rupinin 1 dolar yaptığı varsayılırsa krem kutusunda olanı 30, kavanozda olanı 50 rupi ederinde. tüm eczanelerde bulabilirsiniz.

nasıl kullandım: bangkok otellerinin birinin havlularından egzama gibi bir şey kaptım. omzumda çıkan bu döküntüye ne ettim ne yaptım geçiremedim. aylarca kaşıya kaşıya da parmağımın ucu büyüklüğüne eriştirdim kendilerini. bir gün duştan çıktım, du bakalım cidden işe yarıyor mu diyerek biraz sürdüm. uyudum uyandım inanamadım. toplu iğne başı kadar kalmış. hemen bi duş alım yine sürdüm ve iki kullanımda aylardır geçiremediğim döküntüm geçmiş.

kızlar bilir. sürekli naylon çorap giymekten baldırlarda falan pütürlenmemsi bişiler çıkıyor ya. haa bi süre de onlar için kullandım oldukça başarılı idi.

çok farklı ülkelerde, farklı farklı tuvaletler kullanmaktan olsa gerek, şu ahir ömrümde hiç başıma gelmeyen ey oldu ve sistit oldum. alerjik bi insan olduğumdan ilaç kullanamadım. bol su ve günde 25 kere don değiştirmedir ne bileyim sürekli bir vajinal hijyendir ile geçirmeye çalıştım cam kırığı işeme sendromumu. duuu dedim şunu bir yiyeyim. küf gibi rutubet gibi bir kokusu var tadı da tam öyle. üzerine bol bol su içtim ki ağzım eski tadına dönsün. o kadar suyun üzerine ilk tuvalete çıkışım cennetten kopmuş gelmiş gibi idi.

böyleyken böyle. bitti ama kailas jeevanım. evimin direği. canparem. şimdi gözüm yolda bir mumbai bir delhi göreyim diye bekliyorum. tavsiye ederim şahane. sivilcesi olan kızlar da pek memnun imiş diye duyumlar alıyorum bilginize (=^.^=)

16 Temmuz 2012 Pazartesi

♣the things you own end up owning you..

hasta olduğum zaman daha çok gitmem gerekiyor. kötü şeyler yapmam, köprülerin her birini tek tek yakmam, daha çok ağlamam ve daha az konuşmam. ben hastayım diye dünyanın dönmeyi bırakması ve sevdiğim, istediğim herkesin nefes almayı bırakması gerekiyor.

yaptıklarımı neden yaptığımı unutup, herşeyin üzerine beyaz çarşafları örtüp; tozlanmaya terk etmeli, ve geri dönüp tozları üfürmemeliyim.

dolaptaki karpuz yenilebilir miydi? ütülü gömleğim var ama kısa kollu muydu? ilaç dolabında benical kalmış mıydı? yeleğimin alt düğmesinin rengi atmış, yedek düğmem var mıydı uygun? yüzde kaç tavuk yüzde kaç köfte yüklenmiş? holün ampulü patlamış evde ampul var mıydı? güneş kremi kalmış mıydı? 15 dakika içinde kalksak, servis ortalama 25 dakika içinde başlasa, ısınma süresi 20 dakika ama ya fırınlar düzgün ısıtmıyorsa,sıcakları dizmem 5 dakikamı alsa, fırınları kalkışta kapatmam lazım ama ya yetişmezse? pasaportum yanımda mı? film bu gece miydi dün mü? yüzde kaç şarjım kalmış? eve gidene kadar işimi görür mü? döviz almış mıydım? çamaşırları bu saatte yıkarsam alt komşu rahatsız olabilir.ben kime dönüştüm böyle? nereye gidiyorum?

düşünüyorum düşünüyorum...

yoruldum.

5 Haziran 2012 Salı

♣ KÖR/BLIND by DAGHAN IS



We're the most alone while in a crowd. We're bloated the most when there isn't room for yet a toothpick on a table. Our most elder comes into being after oppressing our youngest. And when our youngest is ready to give up a limb, they grow! The safest place are those arms. Insecurity is the name given to love even when love is still present. The one with the most patience will pull teeth, wheras the least patient will drum fingers on a table. While our most faithful will shy to gaze into a mirror, the one yelling "We don't exist" will catch them in the air.Our blind see. The unblind don't even look. While our masters free our binds, those killed for freedom will spit on the graves of those who died for freedom. While the bravest don their armor, our most cowardly will hiding behind a lanky tree. We run to those who scream the loudest. Perhaps it's the silent ones who are suffering more, we cannot know.We hear the most in pure silence. The deafest is the one who talks the most.Those content with less always have a store under the pillow. One who puts palms into another palm will bleed.Widths to heights, heights to widths..The ones with sight are blind, and while our blind are laughing, I get very bored..

20 Mayıs 2012 Pazar

♣ gastronomik hareketler bunlar! vol.III


uzun uzun postlar yazmaya ben bayıldığımdan ama insanların bunları okumak gibi bir sabıra sahip olmadığına inandığımda böle böle yazıyorum şu sıra herşeyi :D

şarap güzel muhabbetlerin ortağı bence. öyle her an her yerde şarap içebilen insanları da pek anlamam. yemekle falan içmekten de hoşlanmam zaten. gerçi ben yemekle bişi içmekten hoşlanmam. tadları bulamaç haline geliyor ve bişi anlamıyorum :D yemekten sonra sabaha kadar muhabbet edilecekse ama şaraptan başkasını da düşünemiyorum. bu yüzden yine kendim gibi muhabbet tellalı bir tanışın tavsiyesi üzerine kendisiyle beraber galata semalarına uzandık. özellikle sakin ve keyifli olması açısından bir haftaiçi öğleden sonrasını tercih ederek daldık SENSUS'a. tercihi kendisine bırakmakla doğru bir karar vererek yerli bir kırmızı şaraba, peynir tabağımızı eşlik ettirerek; keyifli zamanlar geçirdik. ağırlıkla turistlerin ve iş çıkışı stress atma meraklısı beyaz yakalıların teşrif ettiği sevimli bir mahzen olarak anılarımızda yer etti.


diğer mekanımız seul dolaylarından. jonggak yakınlarında SANTA FE. tamamen tesadüf eseri içeri bir bakıp; "hımmm burası iyiymiş yahu!" şeklinde icabet ettiğimiz mekanın SENSUS'tan tek farkı, seulde olması, şarap seçkisi hususunda biraz daha kısır olması ama hitap ettiği zümre yönünden benzerler. ekstradan korelilerin mekan ve vitrin giydirmedeki muazzam özenleri mekanda da göze çarpan bir konu. konsept olarak bana çapamarka zamanlardan; jokecollege'a anımsattı. ilginç olan; daha 10 saat öncesine kadar adını dahi bilmediğim bir hatunla, anıları yaad etmek, hatalardan ders almak, gelecek güzel günleri hayallerle süslemek ve tüm kadınlarını aynı paydada buluşturan o rezil adamlara ağız dolusu sövmeye iki kişi devam etmekti. ve bir kez daha anladım. yaşanmamış, söylenmemiş, filme çekilmemiş, sözü yazılmamış bir şarkı dahi kalmadı. herşey yaşandı. ve birbirinin aynı şeylerdi. sadece karakterler biraz uzun, biraz kısa, biraz sarışın, biraz esmer, biraz tombul, çokca zayıf, kimi zaman kör'dü :D

TAVANARASI asmalı'da oldukça ben oldukça sen biraz da biz bir mekan. hani evde yapmaya üşenip canının çektiği bişiler olur ya...hah işte onları yemeye gidilecek bir yer. duvarlar, raflar ve hatta bazen menüde yazan küçük ayrıntılar, ağzınızda keyifli bir tat bırakıyor. yemek yemeden içilinemeyen güzel mekanlardan.iş çıkışından ziyade öğlen saatlerini tercih ettik biz yine tenha olması açısından. aksi takdirde kimkime dumduma olduğundan hiç şüphem yok. biraz ışıksız ama rahatsız etmiyor. minicik balkonunda çekerken sigara dumanımızı içimize hem misafirlerle hem de mekan sahibi ile gündelik keyifli muhabbetler etme fırsatı bulduk. havalar da bir ısınmadı ya da ah ne sıcak olacak bu yaz gibisinden. yemeklere söyleyecek söz bulamıyorum. beni oldukça tatmin ettiler keza. mantarlı kaşarlı et soteden geçtim bir dahaki sefere muhtemelen patlıcanlı olanını denerim güvecin :D

son durağımız ÖZGÜR ŞEF, kalamış marina'da geçirilmiş muazzam keyifli bir sabahın ardından, gerek deniz gerek yelkenin tavan yaptırdığı adrenalinin üzerine zil çalan karınlarımızı attığımız bir mekan oldu. bu sebepledir ki yediklerimizi, içtiklerimizi fotoğraflamaya vakit bile bulamadan tükettik. aslında b. nin bir iskambil turnuvası sonrası t-bone steak sözüne istinaden gidilesi mekanlar listemize girmişti ama bugüne kısmetmiş. alelade gittik. ne yiyeceğimizi bile bilmeden ama pek keyifli garsonları ve aşçıları bizi oldukça efektif yönlendirdiler. zaten mönü olmadığından açılışı salata ve füme ile yaparak ortaya karışık devam ettik. salatanın içindeki cevizlerden bir tanesinin edepsiz kabuğu azı dişlerimden birinin yarısını aldı götürdü. mekan çalışanları bu duruma o kadar üzüldüler ki -benden bile çok- ne yapacaklarını bilemediler. ikramın, hürmetin bini bir para. muhtemelen, diğer masalarda oturan insanlar; "bunlar da kim yahu? bu kadar ilgi, hürmet görüyorlar" diye düşünmüşlerdir. yediklerimizin lezzeti bi yana iyi ağırladılar yahu bizi :D

♣ gastronomik hareketler bunlar! vol.II

bu çerçeveleme işine bayıldım... hatta teknolojinin en kolay çözdüğüm yanı sanırım fotoğrafla ilgili alanları :D aylardır bir gezme tozma ve yemek yeme uğraşısı içinde olduğumdan; oturup yazmaya pek vaktim olmadı, ama; hazır bu pazar yağmurdan, çamurdan; evde oturuyorum, hemen yazayım istedim (^____^)
ilk olayımız seul semalarından... bu neredeyse bi alışkanlık halini aldı. her sabah 6 buçuk dolaylarında uyanıyorum ve insanların noodle dediği ve fekat korecenek udong olarak adlandırdığımız ve cidden bağırsaklarımı muhteşem çalıştıran- hadi noodle olsun :D - noodledan koca bir tabak hazırlamak oluyor kendime. içine ne koyacağınızı, ne tür bir noodle istediğinizi, suyunun et mi tavuk mu pilav suyumu olacağına siz karar veriyorsunuz. ben bol soya filizi, biraz mantar biraz karides,pirinç noodle'ı ve et suyunun üzerine bol biber ve yeşil soğan ekleyerek seviyorum örneğin...guinness zaten favori biramız. akşam için ise;deniz ürünlerinden pilav ya da sizin suşi bizim kimbab demeyi tercih ettiğimiz roll'lardan, somon sarmalı kuşkonmazlardan ve kabuklu deniz ürünlerinden bir tabak hazırlamak işime geliyor :D


bazı zamanlar pilav ve deniz ürünlerinden gına geliyor ya da deniz ürünü yemeyen kimselerle yemeğe gitmek zorunda kalıyorum ve fast food yemediğim için ve seuldeyken kore yemeği yememenin aptallık olduğunu düşündüğümden kendimi cimdag'cıya atıyorum. tavuk, tatlı patates, salatalık, soğan ve havuçla kaynatılmış tatlı bir sosla, nengmyon dediğimiz şeffaf pirinç noodle'larından oluşan bir yemek cimdag ama sanırım japon mutfağından bir eser kendisi...hala emin değilim :D turp turşuları ve kimçi sofranın vazgeçilmezi. yemesi oldukça zor. çubuklarla vıjıtttt vıjıtttt efektiyle kayan noodleları yakalamak resmen bir meydan okuma...insanlar; sanırım yoruldukları için bu yarıştan doyduklarını düşünüyorlar :D

ve kore mutfağının en sevdiğim eseri.....SAMGYOBSAL... aslında ben domuz etinden ızgara yapmayı daha lezzetli bulsam da dana eti de bir tercih. fiyat olarak 600gr. domuz için 8.000 won öderken, olayınız dana ise 29.000 won'a dönüşüyor. tabi bu ortalama fiyatı. daha fazla ve daha ucuz opsiyonları da mevcut. bildiğimiz ocak başı muhabbetti. etler geliyor. önünüzdeki ocakta evire çevire pişiriyorsunuzç rakı muadili socularınız bol soğan, turşu,mücver muadili mezelerle tadından yenmiyor. özellikle türk mutfağına yakınlığı nedeniyle henüz samgyobsal -tabi dana eti- sevmeyen türk'e rastlamadım. etin sarımsak, kimyon, ve goçucang - kore biberi diyelim-gibi karışımlardan oluşan, özel soslarla marine edilmiş olması sanırım bambaşka bir lezzet katıyor...dolayısıyla yedikçe yiyesiniz  geliyor.

son olarak yine japon mu kore mi olduğundan emin olamadığım bir menü :D suşi olarak bildiğiniz tüm o zamazingolara biz çobab diyoruz. ve yine udongumuz - noodle çorbası diyeyim ben size tam olsun :D- mevcut menüde. socu- sake benzeri, pirinç rakısı diyeyim buna da -ile taçlandırıyoruz yine sofralarımızı. türkiye'de üç öküz parası eden - seuldeyse adam başı 5.000wona mal olan- bu yemekleri turp turşuları ve yosun çorbasıyla birlikte tüketiyoruz, fotoğrafımızda görüldüğü üzere. sarı sarı görünenler turp :D çobablar bir yana şu dünyada yemeyi en sevdiğim şey salamura sarımsak ve zencefil turşusu. zencefil turşusu garip bi olay. ya bayılıyorsun ya da " bu ne beeahhh çamaşır suyu gibi!" tepkilerle tiksintini dile getiriyorsun. ve bugüne kadar hiç ikisinden farklı bir tepki verenini görmedim :D

18 Mayıs 2012 Cuma

♣ çıldırmıcam! çıldırmıcam!

redemption by zhang jingna





bikaç zamandır; geçmişe dair görüntüler çakıyor beynimde,saniyelerle...bi anlık şaşkınlık. kekeleme...toparlamaya çalışma, akabinde; geveleme durumları ile başbaşayım. zaman ve kişi kurgumda manasız bir kayma söz konusu.

muazzam keyifli şarabımı yudumluyorum.bir karanlık mahzeninde galata'nın; bir sonbahar pazarı imajı beliriyor zihnimde. istinye dolaylarında. köhne ve iç bunaltıcı koyulukta antika koltuklar, kahverengi deri terlikleri,okuma gözlükleri,kadife pantolonu ve bordo süveteri ile tüm o boydan boya cam kaplı salonun;boğaz manzarasına sırtını dönmüş, hürriyet gazetesini okuyor yağmurlu gün karanlığıyla o pazar sabahında.kim o adam peki? neden bu kadar berrak bu fotoğraf zihnimde?

canım beşiktaş'ın canım KAZAN'ında hiçkimseyle edilen gündelik goygoy faslı esnasında; kesme kristal bir sürahiden,kızılcık şurubu döküyor elma yanaklı,güleç bir nine; yine kesme kristal bir bardağa, buzları şıngırdıyor şurubun.kızılcık kokusu burnumu acıtıyor bir tatlı selamla, bir balıkesir kasabasında, gönen dolaylarında. kim o elma yanaklı,pamuk nine? ben neden balıkesirdeyim?

ferhan okuyorum bir metrobüs keşmekeşinde; gözlerim yoruluyor, sayfanın kulağını bükerken aklıma geliyor ilk okuduğum kitabım. yeniköy'de bir okul.tahta tahta sıralar,mavi bir önlük. kaldığım sayfayı hatırlamak için birşey yapmalıyım ama ne? yırtıyorum azıcık ucundan. insanlar kaldıkları yeri hatırlamak için ne yaparlar bilmiyorum. sonra c. gelip; "kıvırsaydın,neden yırttın?" diyor. üzülüyor, içleniyorum. bunu ben nasıl akıl edemem? peki hangi kitap o? sayfaları saman mı, kuşe kağıda mı basılmış yazıları? içinde resimler de var mı?

düşünüyorum...başka bir işim olmadığı zamanlarda yine. elini ateşte yakan insan, bir daha yaklaşmazken ateşe, vazoyu devirdiği için kızılan köpek; önünden bile geçmezken o koskoca vitrinin,hep ele yüze,kaşa göze mi alınır yaralar?